Film sanki olay örgüsü ile değil, oyuncuyla anlatmak istediğini anlatıyormuş gibi. Başlangıçta Berlin Duvarının hemen dibinde bir apartman dairesinde bir çiftin aniden eskisi gibi olamadıklarını görüyoruz. Koca Mark karısı Anna'yı yeniden görmeye gizemli bir ajanlık görevinden geliyor. Ancak Anna git gide derinleşen bir şekilde kocasından tiksinti duyuyor. Oğulları Bob ise bana göre bu durumlara aşırı kayıtsız kalıyor. Ben Anna'dan çok Bob'un ağlama seslerini duymayı beklerdim doğrusu. Film devam ettikçe bazı şeyleri izleyiciyi huzursuz ediyor ve git gide irrasyonel bir temele oturmaya başlıyor. Mark'ın elini kesmesi ve acı duymaması Anna'nın psikopatik hareketleri mükemmel bir oyunculukla gözler önüne gelince insanın gerçeklik algısı değişiyor. Bir de Bob'un öğretmeninin saçları hariç bire bir Anna'ya benzemesi gibi insanı gerçeklikten yavaşça sıyıran unsurlar göze çarpıyor. Lafı uzatmayalım, Anna ilk fırsatta Mark'ı aldattığını ve bundan haz aldığını bir hayat kadını olduğunu ve bir koca için rahatsız edici olabilecek her şeyi teker teker dilinden dökmeye başlıyor. Bir şekilde Anna'nın kendisini kim ile aldattığını bulan Mark, Heinrich isminde birini ziyaret ediyor ve bu kişi Bob'a hediyeler göndermiş çok egzantrik, muhtemelen geçmişte uyuşturucu kullanan biri. Kendisi geçmişte Anna ile birlikte olduklarını ancak şu sıralar beraber olamadıklarını söyleyen biri. O da Mark gibi Anna'nın nerede olduğunu arıyor.

Anna'nın Muhtemelen İlgilendiği Kitaplar
Anna'nın Muhtemelen İlgilendiği Kitaplar

Mark Anna bulunsun diye ajan gönderiyor. Film tam olarak bu noktada ilginçleşmeye başlıyor. Film boyunca hafifçe tanrı arayışına olan atıflar göze çarpıyor. Bu durum film ilerledikçe daha da yoğunlaşıyor. Ajan Anna’yı bulma görevinden sağ kalamayınca (Bundan kimsenin haberi olmuyor uzunca bir süre.) Mark yalnız ajanın geri dönemediğini biliyor ve Anna’nın önceki ajanın ölmeden hemen önce söylediği adresini Heinrich ile paylaşıyor. Tam o sıralarda Heinrich’ten gelen bir videotape aslında Heinrich’in Anna’yı ilginç bir tanrı arayışına sürüklediğini ve Anna’nın bu konuya saf biri olarak yaklaşırken içinde boğulduğunu görüyoruz. Bence film tam olarak burada kırılıyor. İkinci ajan da Anna tarafından öldürülmüş… Heinrich oraya gidiyor.. Karşımıza ise şu sahneler çıkıyor.

Yanlış Hatırlamıyorsam Videotape'dan
Yanlış Hatırlamıyorsam Videotape'dan
İsa'ya Bakarken Anna
İsa'ya Bakarken Anna
Metro Sahnesi
Metro Sahnesi

Bu raddede anlatılabilecek tek şey hisler özellikle İsa’ya bakıp ağzından bir şeyler çıkamayan konuşamayan saçma sesler çıkaran kelimelerin kifayesiz kaldığı o an çok etkileyici.

Ben bu filmi izlerken çok uzun zamandır deneyimleyemediğim iki hissiyata kapıldım. Birincisi hasta olduğumuz anlarda rüyadayken bağırmak ve sesin vucüttan çıkamaması, ikincisi ise çocuk iken tanrı düşüncesine boğulup elde ettiklerimizin beynimizin sınırları ile oynamasının verdiği o sona varma ve tıkanma hissi.
Gözlemlerim

Tanrının bilgisine ulaşmak belki de insan için kullanışsızdır. Dilinden dökemediğin beyninle sentezleyemediğin bir şey olma ihtimali galiba çok daha yüksek.

Bu hisler bu filmi anlatmak için yeterli gibi… bence konuya o kadar da girmeyebilirdim. Çok geç değilken yazmayı bitirip devamını da size bırakıyorum. Zaten izlerseniz canavar ve kadının beraber oldukları birkaç sahneyi falan göreceksiniz bu kadar.