Bu sayfayı açmanın temel sebebi yazdıklarımın bir yere toplanamamasıydı ben de bir iki notla karşılaştım. Onları görünce birkaç şey daha eklemeye çalıştım. En son okuyunca kafam çok karışınca direkt paylaşmak istedim.
Zaten odaklandığım ana dal mühendislik olduğundan ve psikoloji konusunda bayağı acemi olduğumdan yalnız bunların basit gözlemlerin sonucu olduğunu belirtmek isterim.
İnsan davranışları incelendiğinde özellikle toplumun etkisi çok büyüktür. Ancak bu büyüklük, özünde ideallerini dışarıda görmek isteyen bireyin eseridir. Toplum tanımı benim için yalnızca bireyin gerçekleştiremediği ideallerin toplamı olarak tanımlanabilir. Tanımlanan bu ideallerin realiteden uzaklaşması depresyona neden olabilir özellikle okudukları dolayısıyla farklı bir dünya bekleyenlerin hayatın gerçekliği ile karşılaşması kalıcı ve sistematik bir burukluğa ve muhtemelen böylece depresyona neden olabilir. Elbette bu ifadeler acemi gözlemlerimle elde edilen sonuçlara göre yazılmıştır. Depresyon çok boyutlu ve birçok yönden ele alınması gereken ciddi bir konudur. Buna rağmen önermemi kabul etmeye devam edersek depresyonun başarılı insanlar ile olan samimiyetinden yola çıkarak zihinlerindeki ideale olan bağlılıklarının savaşını yaşadıklarını söyleyebiliriz.
Gözlemlerime göre insan idealleri vasıtasıyla varolur. Dolayısıyla insanı mutsuz, mutlu, aşık eden de idealleridir. Ancak birinin idea kaynaklı depresyon veya idea kaynaklı varoluş hakkında öz farkında olduğunu sanmıyorum, bu sanrım gördüğüm davranışların kendi davranışlarımdan ne kadar farklı olduğuyla ele alındı.
Bana göre bilinçaltı haberdar olmadıklarımızın yeri olduğundan, insan idealarının bilinçüstünde şekillendiğini, ancak bu şekillenmenin bir beklentiye bilinçaltında dönüştüğünü söyleyebilirim. Aklımda tutmak için buna Don-Kişot etkisi derim. Beklentilerin tümü hiçbir şekilde birey tarafından bilinmez; bilinmesi gerektiğinde tedavi zamanı gelmiş demektir. Doğduktan hemen sonra annenin, hatta havanın bir ihtiyaç hâline gelmesi gerekmesi kökenine dayanan bu zihinsel etki tepki sistemi aynı zamanda bireyin modern sorunlarının temelini oluşturur.
Realite vasıtasıyla kaydedilen yüksek dopaminli anlar, onları hep yaşamak için idealleşir; daha sonra unutulur. Dolayısıyla bilinçaltının bir parçası hâline gelir.
Bu metni yazmamdaki temel sebep aslında bugüne kadarki gözlemlerimle kendini tanımlamaya çalışan bir bireyin realiteden ne kadar uzaklaştığını tayin edebilmekti. Elbetteki bir sayı vermek mümkün değil; ancak bu uzaklığın nelere kadir olduğunu görebiliriz. Özellikle bireyin yanlış bir öğrenme örüntüsüne sahip olması; örneğin yalnız sözler, saf bilgi ve ona göre işe yarayanlarla beslenen bir okurun kötü düşünceden ayrık olması mümkün değildir. Çünkü ideallerinde olan başka bir deyişle bilinçaltına umut olarak kaydedeceği hayat, neticesinde bir insan gözünden bakılacağından ötürü yaşandığında tatmin etmeyecektir ve yaşamın devamlılığı üzerine kuşku doğuracaktır.
En müsterih yol böyle ilimlerle uğraşılacaksa bireyin aynı zamanda evrendeki yeri üzerine doğru çalışmalara yer vermelidir. İnsanın evrendeki yeri aynı zamanda etrafındaki insan topluluğunun nasıl ele alındığıyla ilgilidir.
Bunun bu kadar önem arz etmesinin yegâne sebebi insanın algılarını ideale ideallerini kendisini var etmekte bir araca dönüştürmesinden ötürüdür. İnsanın varoluşu iki temel şeye bağlıdır: var olduğunu algıladığı şeylerle statülenmesi ve var olacağına umut ettiği şeylerle statülenmesi.